Bir milletin savaş, göç ve soykırımla imtihanı -1

Bir milletin savaş, göç ve soykırımla imtihanı -1
Bir milletin savaş, göç ve soykırımla imtihanı -1

Balkanlar yıllarca büyük acılara sahne olmuş bir bölge. Bu topraklar her ne kadar medeni denen Avrupa sınırları içerisinde bulunsa da, baskı zulüm ve katliamların eksik olmadığı, acıların nesilden nesle aktarıldığı kan ve gözyaşıyla sulanmış bir yer. Yüz yıla yayılan katliam ve göç dalgası. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında başlayıp 1984-1989 yılları arasında yeniden alevlenen zulmün hedefi, dini İslam yada etnik kökenleri Türk olanlardı.

93 Harbi, göç ve asimilasyon

93 Harbinde on binlerce Rumeli Türkü kılıçtan geçirildi. Bu savaşta yarım milyon Türk can verdi. Balkan topraklarında kalanlar gibi göç etmek zorunda bırakılanlar da 93 Harbinde yaşananları taze bir yara gibi nesilden nesle taşıyor. Yaklaşık 600 yıl boyunca üç kıtada döneminin en büyük devletlerinden biri olarak hüküm süren Osmanlı Devletinin belki de en kara dönemidir

19. yüzyıl, Mora Yarımadası ve çevresinde Yunan Devleti kurulur, Kırım’ı Rusya ilhak eder. Osmanlı Devletinin Balkan toprakları ayrılıkçı isyanlarla kaynar. Boğazları ve İstanbul’a ulaşma sevdasındaki Rusya, Balkanlarda Hristiyan milliyetçiliğini güçlendirerek Slav devletleri oluşturma çabasındadır. Bu ayrışmayı nefret duygusuyla sağlar. Bu duygunun hedefindeki Osmanlı Devleti ve onun Müslüman Türk tebaası ise yok edilmesi gereken bir düşmandır. Bu ayrışmada ki en büyük desteği de büyük Avrupa devletlerinden alır.

Öncelikle Hristiyan balkan halklarına kendilerinin Türk boyunduruğu altında yaşayan köleler oldukları hissettirilir. Propaganda amaçlı gazetelerle, resim, edebiyat gibi görsel ve yazınsal araçlarla nefret duygusu pekiştirilir. Batı güçlerinin ve Rusya‘nın desteği ile hazırlatılıp halka dağıtılan gravürlerde Türkler, Bulgarların kafalarını kazıklar üzerine çakan, bebeklerini katleden yada kadın ve kızlarına kötü muamelede bulunan kişiler olarak gösterilir. Ayrıca Türklerin Bulgarları ve Hristiyanları yok etmek için hazırlık yaptığına dair pek çok asılsız haber üretilerek halk üzerinde istenilen korku iklimi yaratılır.

Nisan ayaklanması

Bütün bu gelişmeler bir bakıma hedeflenen amacın ilk göstergesi niteliğindeki 20 Nisan 1876 gününü hazırlar. Pazarcık’a bağlı Panagürişte(Otlukköy) isyanın en önemli merkezidir. Filibe, Kızanlık, Eski Zağra ve Pazarcık başta olmak üzere mümkün olan her yerde yönetimi ele geçirmek isyankarların hedefidir. Bir isyancıyı tutuklamak üzere Avradalan köyüne gelen nahiye müdürü ve beraberindeki zabitler öldürülür ve kanlarından mektup yazılarak Otlukköy’deki asi liderlerine gönderilerek isyan ateşi körüklenir. Nisan isyanında Müslüman halktan çok sayıda kişi katledilir. Osmanlı Devleti‘nin kanlı bir şekilde bastırmak durumunda kaldığı bu isyanın sonunda, isyancıların bir kısmı öldürülür, bir kısmı mahkum edilir, bir kısmı da kaçarak kurtulur.

Batak olayları

Batak kasabasında Bulgarlar ve Pomaklar arasında yaşanılan acı olaylar çarpıtılarak halkların düşmanlığı iyice yükseltilir. Panslavizm akımlarını sürekli tetikleyerek balkanlarda Slav Bulgar Devleti yaratmayı amaçlayan Rusya için Batak olayları son bahane olur. İsyanın kanlı bastırılması gerekçesiyle İstanbul’da Tershane Konferansı düzenlenir. Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlığı, Bulgaristan ve Bosna-Hersek’in özerkliği kararlaştırılır. Tershane Konferansı’nın bu ağır kararlarını kabul etmeyen Osmanlı Devleti’ne, Rusya doğudan ve batıdan savaş açar.

93 Harbi

Rumeliyi alt üst eden 93 Harbi ile birlikte Balkanlarda yaşayan Türklerin üzerine yine kara bulutlar çöker. 14. yüzyılda Anadolu’dan Balkanlara yönelen göç rüzgarı, 19. yüzyılda tersine döner. Panslavist Prens Çerkaski’nin söylediği gibi, bir ırk ve yok etme savaşı olan 93 Harbi, Tuna ve Edirne vilayetlerinde yaşayan Türkler ve Müslümanların bozgununa dönüşmüştür.

Hem Rus ordusundan hem de Bulgar gönüllü birliklerinden kaçan halk biran önce Osmanlı ordusunun bulunduğu bölge ve şehirlere ulaşma telaşındadır. Rus askerlerinden kaçmakta olan Türk ve Müslümanlar göç kervanlarının yolları kapatmasından dolayı, Türk askerlerinin ilerleyememesi yada aslında ordu donanımlarını cepheye taşıması gereken vagonların göçmenleri taşıması gibi nedenlerle Osmanlı ordusu açısından da sorun yaratır. Muhacirler için kaçmakta tam bir kurtuluş değildir. Çünkü çeteler kadar açlık, soğuk ve salgın hastalıklar da karşılaşılan ağır koşullar arasındadır. On ay süren savaşta Rus ordusunun önünde Plevne dışında neredeyse hiçbir engel yoktu.

Battenberg’in günlüğü

93 Harbinde Rus ordusunda görev alan ve aynı zamanda da yeni Bulgar Prensliğinin ilk Prensi unvanını taşıyan Alman aristokrat Alexander Battenberg’in, Plevne’nin düşmesinden hemen sonra savaş sırasında tuttuğu ve Türklere karşı işlenen katliamları tüm açıklığıyla anlattığı günlüğündeki anıları yürek sızlatır. Battenberg‘in günlüğünden, ”Rus ve Romen askerleri birbiriyle yarışarak yağmalamaya başladı. Ganimetle dolu kervanlar uzaklaşırken, etrafta binlerce kişi can çekişiyordu ama bu hiç kimsenin umurunda değildi. Yine de büyük bir karışıklık vardı. Dizanteri salgınının kol gezdiği şehirde, çığlıklar ve kırılan kapıların gürültüleri yükseliyordu. Türkler gruplar halinde sokaklarda ölüyordu, korkunç bir manzara. Türkler sinekler gibi açlıktan can veriyordu.”

1878 yılının Ocak ayında, Harmanlı ile Edirne arasında yaklaşık 50 bin kişilik göçmen kafilesi katledilir. Bulgar Prens Alexander Battenberg’in günlüğünde bu katliam şu sözlerle resmedilir, ”Harmanlı’da Bulgarlar kaçmakta olan yaklaşık 200 bin Türk’e saldırmış, korkunç bir katliam yapmışlar her yeri kan götürüyor, sokakları, evleri. Her yerde insan ve hayvan cesedi, eşeklerin bile boğazları kesilmişti.”

Rus ordusunun giremediği sadece iki yer vardı. Osmanlı ordu karargahının bulunduğu Şumnu ile silahlı halk direnişinin olduğu Rodoplar. Osmanlı ordusunun ancak savunmada kalabildiği savaşın sonunda, Rus ordusu Yeşilköy‘e kadar ilerler.

Slav Devleti

Ayastefanos Barış Antlaşması gereği kurulan Büyük Bulgaristan Prensliği, Berlin Kongresi ile üçe bölünür. Bulgar Prensliği’nin yanı sıra Balkan dağlarının güneyinde yani Türk ve Müslüman direnişinin yoğun olduğu bölgede Filibe ile İslimye sancaklarının üzerinde imtiyazlı bir Şark-i Rumeli vilayeti kurulur. Üçüncü bölge olan Makedonya ise ıslahat yapılması şartıyla Osmanlı Devleti’nde kalır. Bulgar Prensliği, Osmanlı Devleti’nin sınıra asker yerleştirememesini fırsat bilerek, 19 Mayıs 1885’te Şark-i Rumeli vilayetini sınırlarına katar. Osmanlı Devleti ise bu oldu bittiye sessiz kalır.

Soykırım

93 Harbi’ndeki muhacir sayısı 1 milyon 250 bindir. Baskınlar, kaçış ve çok ağır koşullar altında gerçekleşen muhaceret sırasında yaşamını yitirenlerin sayısı ise tarihçilere göre 300 binle 600 bin arasında değişmektedir. 93 Harbini Türklere karşı işlenen bir soykırım olarak niteleyen tarihçi Bilal Şimşir ise bu savaşla birlikte 1 milyon kadar Türkün çok kanlı bir şekilde yerlerinden sökülüp göç için zorlandığını, yarım milyon kadarının ise daha 1877-78 yılları arasında katliamdan, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklardan kırıldığını ve Bulgar Devleti‘nin de bu insanların kemikleri üzerinde kurulduğunu söyler.

Geride kalan ve artık azınlık haline gelen Türkler, gerek ekonomik ve sosyal açıdan gerekse eğitim alanında ağır sorunlarla karşı karşıya kalır. Oysa 93 Harbi öncesinde Tuna ve Edirne vilayetlerindeki işlenebilen toprakların yüzde 70’i Türklerin elindedir. Bu savaş onların canları ve malları kadar, topraklarının da yağmalanmasına ve mülksüz kalmalarına yol açar. Türklerin evlerinin ve topraklarının Bulgarlar tarafından gasbının adı da toprak ihtilali olur. Bir asırdan uzun süren ve yol açtığı bireysel, kitlesel travmaların ağır izleri hala yaşanan göç ve asimilasyonun, tarih sahnesinde bir sonraki sergilenişi Balkan Savaşları‘nda gerçekleşir.

Haç’ın Hilal’e karşı savaşı

Büyük Bulgaristan, sınırları Tuna nehrinden Ege Denizine uzanan geniş bir coğrafya, daha da ötesi o coğrafyada bir ülke düşüncesi. İşte bu düşünceyi bir ülkeye dönüştüren Bulgar Prensliği, 1885’te Doğu Rumeli vilayetini topraklarına katar. 1890’dan sonra Makedonya ve Edirne vilayetlerinde ikamet eden Bulgarlardan çeteler oluşturulur. Silahlandırılan bu çeteler Türk ve Müslüman köylerini yakıp yıkar. Buralarda ayaklanmalar çıkarır. Makedonya’yı da prensliğe katma çabasıyla Dospat’ta çok sayıda Müslümanın öldürüldüğü saldırı bunlardan sadece biridir. Osmanlı Devletinin söz konusu saldırıları ve ayaklanmaları bastırma girişimleri nedeniyle bölgedeki tansiyon hep yüksektir.

Bu da 5 Ekim 1908 tarihinden itibaren Bulgar Prensliği’ni, Bulgar Çarlığı olarak tarih sahnesine çıkartır. Osmanlı Devletini balkanlardan koparma çabaları da gittikçe yoğunlaşır. Çarın desteğini de arkasına alan Bulgar çeteleri 1912 yılının ilk aylarında etnik temizlik tatbikatına çıkar.

Mayıs ayında Sofya’da Bulgar aydınlarının da katıldığı büyük bir mitingle de bu etnik temizliğe destek sağlanır. Artık neredeyse kapıda olan 1. Balkan Savaşı’nın arifesinde Bulgar Çarı Ferdinand bir manifesto yayınlar, manifesto Bulgarların yanı sıra Balkan kölelerin gözyaşlarının silinmesi ve Osmanlı topraklarındaki Hristiyanlara yardım edilmesi başlıklarına dayandırılmıştır. Manifesto kan ve din kardeşlerine hatta bütün Hristiyanlara yönelik bir davetle sona ermektedir. Bu davet Çar Ferdinand’ın ifadesiyle haçın hilale karşı savaşıdır.

Bulgar kilisesi yönetiminin aşağılanmış haçın dirilişinin gerçekleşeceği söylemi de bu manifestoyu destekler niteliktedir. Bulgar halkı, bu söylemlerin estirdiği başkaldırı rüzgarına kapılmakta gecikmez. Bu rüzgarın etkisiyle Makedonya’daki ve Edirne’deki çetelere katılan çok sayıda fanatikle birlikte gönüllülerin sayısı 93 Harbi’nden kat kat fazlasına ulaşır.

Öyle ki Filibe’deki bir yayın evi tarafından özel olarak basılıp her yerde dağıtılan bir kartpostal serisi, bir süngüye beş kişi adıyla ün kazanır. Türkleri ve Müslümanlara karşı kuralsız, taş üstünde taş bırakmayacak kadar acımasız, gasp, sürgün, etnik temizlik ve soykırımın sergilendiği bir savaşın sahnesidir artık Balkanlar.

Bulgaristan’ın eski komitacıları devlet yönetimindedir artık ve uygulanan şiddetin boyutları karşısında paniğe kapılan Türk ve Müslüman halka sahip oldukları her şeyi bırakıp göç yolunu tutmaktan başka seçenek bırakılmaz. Balkan savaşları sırasında Makedonya’da ve Trakya’da Müslüman ve Türklerden 440 bin insan Anadolu’ya göç için zorlanırken, 200 bin kişi ise öldürülür. Buna balkanların diğer bölgelerinde katledilen 200 bin Türk eklendiğinde sadece katliamlar yoluyla yok edilen Türk ve Müslüman sivillerin sayısı bile 400 bini bulur.

Katliamın tanıkları

Ünlü bir siyasetçi olarak hatırlanmakla birlikte, Balkan Savaşları döneminin Rus muhabiri olan Lev Troçki‘nin anılarını içeren Balkan Savaşları adlı kitapta, Türk ve Müslümanlara yapılan kıyımı gözler önüne serer. Gazeteci olarak izlediği savaşta işlenen insanlık suçlarına tepki olarak, dönemin sansürden sorumlu Bulgar yazar Petko Todorov‘a hitaben hayli çarpıcı ve sert eleştiriler içeren bir mektup kaleme alan Troçki, aynı zamanda acının da resmini çizer.

Troçki mektubunda katliamı şu sözlerle ifade eder; ”Eğer duymamışsanız, bilmiyorsanız, o zaman hemen Malko Tırnovo’ya gidin, oradan da Kırcaali’ye ve biraz daha güneye kadar yolunuzu uzatın. Yolda elleri arkadan bağlanmış ve boğazları burun kemiklerine kadar kesilmiş sakallı Müslümanlara rastlayacaksınız. Evinin yanı başında kafasına yediği bir darbe ile ölmüş ve yere serili yatan birçok ihtiyar Müslüman kadınla karşılaşacaksınız ayrıca kuşkusuz Türk çocuklarının cesetleri de gözünüze çarpacak. O kurtarıcı lejyonun izlediği muzaffer yolu, toplanmamış ganimetler gibi işaretleyen çocuk cesetleri.”

Hristiyanlaştırma

Balkanlar, Osmanlı Devleti‘nin toprak ve insan kayıpları pahasına yeniden ve böyle şekillenirken, insanlık dramlarının yaşanıp sergilendiği tarih sahnesinde sıra artık Bulgarların olan topraklarda sağ kalan 300 bine yakın Pomak’ın zorla hristiyanlaştırmasına gelir. İlki 25 Kasım 1912’de ve bugünkü adıyla Gotse Delçev olan Nevrakop’ta başlatılan hristiyanlaştırma uygulamalarına, ilerleyen zamanlarda kilise görevlileri, çeteler, öğretmenler, memurlar ve Bulgar halkı da katılır. Mart 1913’e kadar devam eden bu süreçte Hristiyan olmayı reddedenlere işkenceler ve katliamlar gerçekleştirilir.

Hristiyanlığı zorla benimsetmek için yapılan uygulamalar arasında camileri yıkma veya kiliseye dönüştürme, özel ayinlerle tek tek vaftiz edip Bulgarlara özgü giysiler giydirme, nikah ve cenaze törenlerini Hristiyan dinine uygun olarak gerçekleştirme, kilisedeki ayinlere katılma gibi pek çok zorunlulukta vardır.

Bütün bunlara tanıklık edenlerden biri olan Fuat Balkan’da anılarında, Bulgarların yenilgisiyle biten 2. Balkan Savaşı’nın hemen sonrasındaki manzarayı şu satırlarla anlatır; ”Mustafa Paşa, Koşukavak kazasında bir Bulgar taburunu tamamıyla perişan etti ve oradaki bütün Türklerin, Bulgarlar tarafından Hristiyanlaştırılmış olduğunu gördü. O havari de artık ne Süleyman ne Ahmet ne Mehmet kalmış, bu süt be süt Müslüman ve Türkler, Cuvan, Stephan olmuşlardı.” Yazının devamı için buraya tıklayabilirsiniz.