Bir milletin savaş, göç ve soykırımla imtihanı -2

Bir milletin savaş, göç ve soykırımla imtihanı -2
Bir milletin savaş, göç ve soykırımla imtihanı -2

2. Balkan Savaşları sonunda Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan İstanbul Antlaşması gereğince ve tabii ki dünya kamuoyunun da gerçekleri öğrenmesi dolayısıyla Bulgarlar asimilasyon ve göç uygulamalarından geri adım atar. Artık geçmişin bir parçası oldu bütün yaşananlar, peki bitti mi? Unutuldu mu? Geçti mi? Üzerinde hala tartışıldığına göre bitmedi, unutulmadı ve geçmedi elbette. Çünkü 1912-1913 yılları arasında Balkanlarda sergilenen bu dramın yankıları hala sürüyor. Balkan savaşları sonrasından günümüze kadar uzanan sürede belli aralıklarla ve aynı coğrafyada 20. yüzyılın başlarında olanların benzerleri yaşanmasaydı her şey çok daha sağlıklı bir biçimde değerlendirilmiş olarak dünya tarihinin sayfaları arasında yerini çoktan almış olurdu belki. Fakat öyle olmadı, Balkan savaşları sırasında açılan yaralar 20. yüzyıl boyunca tekrar tekrar kanatıldıkça derinleşti. O günleri yaşayan nesillerin çocukları ve torunları da benzer acıları bizzat yaşadılar. Böylece hem geçmişte yaşanan acılar unutulmadı hem de evvel zaman acılarına ahir zaman sancıları eklendi.

I. Dünya Savaşı yıllarında kol kola giren siyasetçilerin işaret ettiği yeni düşmanlar karşısında, Bulgaristan ve Osmanlı müttefik olmuşlardı. Bu süreçte Bulgar Devleti topraklarındaki Türk ve Müslüman nüfusa yönelik tutumunu değiştirerek daha ılımlı bir tavır sergiledi. Bu tutum artık doğduğu topraklarda azınlık haline gelmiş olan Türk ve Müslüman halkı yakıp kavuran insanca yaşama kuraklığına bir nebze de olsa serinletici bir yaz yağmuru etkisi yaptı. Fakat bu yağmur bütün yaz yağmurları gibi kısa süreli ve gelip geçiciydi. Çünkü 1. Dünya Savaşı sonrasında iktidara gelen Bulgar hükümetleri bir yandan önceki uygulamaları eleştiriyormuş gibi görünseler bile bir yandan da Türk ve Müslüman halkı Hristiyanlaştırma ve Bulgarlaştırma politikalarından vazgeçmemişlerdi.

Şovenizm çabaları

Kara siyaset yeniden gün yüzüne çıkar öncelikle Türklerle Pomaklar arasında husumet yaratma çabasına girişilir. Pomak ve Türk çocukları 1924 yılından itibaren farklı okullara ayrılır. Pomak çocukların okulları devletleştirilip kontrol altına alınırken, Türk çocukların okulları özel okul kapsamına alınarak maddi yardımdan yoksun bırakılır. 1934 yılına gelindiğindeyse Türk çocukların devam ettiği özel okullarda Latin alfabesi yerine yeniden Arap alfabesine geçilir. Okullardaki çağ dışı eğitim aracılığıyla amaçlanan Müslüman Türklerin dini duygularını sömürerek rahatça yönlendirip Bulgaristan’a sağdık kılmaktır. 19 Mayıs 1934’te gerçekleştirilen darbenin ardından da Türkçe yer isimlerinin Bulgarca isimlerle değiştirilmesine yönelik uygulamalar hız kazanır.

Rodina Birliği

Doğu Rodop bölgesinde aslında perde arkasında Bulgar devletinin yer aldığı ve başlangıç olarak gayri resmi kurdurulan ‘Rodina‘ yani vatan birliği çıkar tarih sahnesine. Bu örgütün amacı Pomakları, Bulgar toplumuna katma sürecini desteklemektir. Pomakların Bulgar olduğunu kanıtlamak için başta Rodopa dergisi olmak üzere birçok süreli yayın hazırlanır. Pomak çocukların Türk okullarında okutulmamasını sağlamaya ve onların için yatılı okullar açmaya yönelik uygulamalar 1938’den itibaren başlatılan Bulgarlaştırma sürecini destekler. Rodina Birliği‘nin başlıca faaliyet alanları arasında isimlerin, geleneksel giysilerin değiştirilmesi gibi alanlara yönelik politikalar üretmekte vardır. Bütün bunlar 1923-1939 yılları arasında yaklaşık 200 bin Pomak ve Türk’ün Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmesine neden olur.

Hükümet politikaları

1942 yılında Bulgar meclisine sunulan kanun tasarısındaki Bulgar asıllı vatandaşların adlarını Bulgar adıyla değiştirebilecekleri, buna ilişkin talep ve başvuru dilekçelerinin mahkemelere sunulacağı, kimlik değiştirme işleminden masraf alınmayacağı gibi düzenlemeler kabul edilerek yasa hükmüne bağlanır. Devlet adına yapılan uygulamalar arasında adını değiştirmeyenlerin genellikle muhtarlık yada imamlıktan ibaret devlet işlerine alınmaması ya da görevden uzaklaştırılması, adını değiştirmeyi reddedenlere yiyecek kuponu verilmeyerek ikna edilmesi gibi yöntemler kullanıldı.

Rodina Birliği’nin sert, acımasız ve dediğim dedik dönemi, 1944 yılında iktidara gelen Bulgar Komünist Partisi‘nin tutum değişikliği ile sona erer. Hem pomaklara hemde türklere önemli haklar vadedilir. 1947’de kendini yeterince güçlü hisseden, artık seçimle iktidara gelmeyi düşünmediği için müslümanların olduğu gibi tüm Bulgar vatandaşlarının da seçim beklentilerini göz önünde bulundurmayan rejim, toplumu hızlı bir şekilde sosyalist diktatörlüğe doğru götürmeye başlar. Bu şartlar altında müslüman azınlıklara olan yaklaşımda değişir. 1947’den itibaren Şumnu, Sofya, Rusçuk ve Burgaz’daki Türk aydınlara gerçek dışı suçlamalarla idam ve ağır hapis cezaları verilir. Tüm bu baskılar 1950-51 göç dalgasını hazırlar. El altından kurguladığı gelişmeleri büyük bir titizlikle takip eden Bulgar hükümeti 10 Ağustos 1950’de Türkiye’ye verdiği ve sert bir üslup içeren notada Bulgaristan Türklerinden 250 bin kişinin 3 ay içinde göçmen olarak alınmasını ister.

Eğitim sistemiyle asimilasyon

Bulgar hükümeti açısından ise Türkiye’ye göç edemeyip ülkede kalanların tek seçeneği, parti devletin emrettiği doğrultuda uyum sağlamaktır ve bunun yolu ya eğitimden ya da asimilasyondan geçmektedir. Hatta Türkiye Türkçesinden uzak çok sayıda Bulgarca sözlük içeren bir Bulgar yazı Türkçe’si kurgulanarak basım yayım organları ve ders kitapları aracılığıyla halka dayatılır. Bu arada daha önce devletleştirilmiş olan Türk ilk ve ortaokulları 1959-60 yılında kapatılır bu işleme kılıf olarak birleştirme adı verilir. Ne yazık ki bütün bu yaşananlar ve daha fazlası o yıllarla da sınırlı kalmaz 1970’lerden 1989’a kadar Bulgaristan’da yönetimde olan Todor Jivkov hükümetleri daha nice insanlık dramlarının yaratıcısı olur.

Zorla isimleri çalınan insanlar

1970 yılında komünist partinin kararıyla isim politikası uygulanmaya başlandı. Sözde gönüllü isim değiştirme uygulaması hastanelerde yeni doğan çocuklar üzerinde başlatıldı. Çocuklarına Bulgar ismi vermeyen Türklerin hastaneden çıkışına izin verilmiyordu. Bununla kalmayarak yetişkin insanların isimlerinin değiştirilmesi için de acımasızca işten çıkarma, gözaltı ve tutuklamalar yapılıyordu. İsmini değiştirmek istemeyen insanlar protesto etmeye kalkınca komünist parti yönetimi tarafından eylemler kanlı bir şekilde bastırılıyor, daha sonra da bu ölüm sebepleri kalp krizi, kabakulak şeklinde raporlanıyordu.

Cumhurbaşkanı Kenan Evren 1982 yılının Nisan ayında Bulgaristan’ı ziyaret eder. İki ülke arasında devlet başkanı seviyesindeki bu ilk ziyaret, Bulgaristan Türklerini umutlandırsa da asimilasyon politikasını yavaşlatmaz. 1984 yılının sonbaharına doğru Kırcaali, Hasköy ve Silistre’de 40 bin Türk’ün adı değiştirilir. Okul ve hastane gibi hayati öneme sahip kurumlarda, işlemleri sadece Bulgar ismiyle kabul eden devlet, Türkleri dört bir taraftan baskı altına alarak zorla isimlerini değiştirir.

Yapılan baskılara karşı Türkler örgütlenmeye başlar. Kırcaali’nin Killi beldesinde isim değişikliğini protesto etmek için toplanan 5 bin Türk, Komünist Parti Devleti tarafından ağır bir saldırıya maruz kalır. Otomatik silahlarla saldırıya geçen askerler, bölgeye çeşitli bölgelerden hareket eden insanların da önlerini keserek protestoları kanlı bir şekilde bastırır. Bu gibi çok sayıda protesto girişimi yapılmış ancak her defasında protestolar ölümlerle sonuçlanmıştır. 26 Aralık 1984 tarihinde, annesinin kucağında henüz 18 aylıkken şehit olan Türkan bebek, Bulgaristan Türklerinin sembolü haline geldi. Tüm bu saldırılar İngiliz ve Amerikan gazetelerinde çarşaf çarşaf yayınlanırken, dönemin Türk medyası ve Türk hükümeti tepki vermekte oldukça gecikmiştir.

Zulüm ve Sürgün

Yakınlarını kaybedenler kadar diğer Bulgaristan Türkleri içinde hiçbirşey artık eskisi gibi değildir. Asimilasyon politikalarına direnişi örgütleyenler istenmeyen Türkler ilan edilerek önce Avrupa ülkelerine daha sonra da doğrudan Türkiye’ye sürülür. Böylece hem Türkiye hem de Dünya, Bulgaristan’da olan bitenleri ilk ağızdan öğrenir. Sınır dışı edilenlerin çoğu Bulgaristan Türklerinin haklı protestolarını desteklemek ve Parti Devletinin sert müdahalesine Türkiye ve Dünya kamuoyunun dikkatini çekmek için Bursa’da açlık grevi başlatır. Bulgaristan Türklerinin sorunları Paris’te gerçekleştirilen AGİT konferansına da taşınır çözüm arayışlarına gidilir. Müslüman toplumunun nefretini kazanan Dünya kamuoyu ve siyaseti alanında ciddi itibar kaybeden Jivkov yönetimi geri adım atmaz. Tarih boyunca birçok kez uygulanan zorunlu göç planına gelmiştir sıra.

89 göçü

Türkiye ve Dünyanın yoğun baskısına, Sovyetler Birliği‘nin yeniden yapılanma ve açıklık politikaları da eklenince, Bulgaristan yönetimi asimilasyon uygulamalarında zorlanır. Türkiye ile resmi göç anlaşması imzalamanın, Bulgaristan‘da Türk yoktur tezine aykırı olacağını düşünen Jivkov hükümeti de Türkleri ülkeden turist olarak gönderme kararı alır.

Bulgaristan Halk Meclisi, 9 Mayıs 1989 tarihinde çıkardığı kararla bütün Bulgar vatandaşlarına yurtdışı seyehat izni verir. Dahası yasa gereği 1 Eylül 1989’da yürürlüğe girmesi gereken bu izin, Türkler için Haziran ayından itibaren geçerli kılınır. Dönemin Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov’da 29 Mayıs günü Bulgaristan Ulusal Radyo ve Televizyonu’ndan yaptığı konuşmayla ülkesindeki Türklere göç yolunu gösterir.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 89-göçü-1024x483.jpg

Türkiye sınırda göçün ağır koşullarıyla beklemekte olan 100 binlerce soydaşına sahip çıkarak kapılarını açar. Bulgaristan Türkleri ise bütün geçmişlerini geride bırakarak ya utanç adı verilen trenlerle ya da kendi olanaklarıyla sınırın öte yakasında uzun kuyruklar oluşturarak umuda doğru yol alır. Göç eden Türklerin bir bölümü mal varlıklarını paraya dönüştürmek için ellerinde ne varsa satar. O paralarda sınırda ellerinden alınır, her ne kadar bir makbuz verilse de alınan döviz ve 500 den fazla Bulgar parası hiçbir zaman iade edilmez. Mallarını satmayanlara ise geri dönmeleri durumunda herhangi bir kayıp yaşamamaları için 5 aylık süre tanındığı söylenir. Ancak bu süre dolmadan dönenler bile evlerinin ellerinden alındığını görür. Komünizmin dünya genelinde kan kaybetmesi ile birlikte Aralık 1989 yılında iktidardaki Komünist Parti, çok partili seçimlerin yapılmasına izin verdi. Bu reformla birlikte Bulgaristan’ın demokrasiye geçişini hızlandı ve Bulgaristan’daki azınlıklar da rahat nefes almaya başladılar. Hala günümüzde Bulgaristan nüfusunun 5’te 1’e yakını Türk ve Müslümandır. Önceki yazımızı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.