Osmanlı döneminde doğaüstü yaratıklar olan cadı ve vampirler

Osmanlı döneminde doğaüstü yaratıklar olan cadı ve vampirler

Türk kültüründe bazı doğaüstü yaratıklara cadı ve gulyabani denir. Ölümden sonra dirildiklerine inanılıyor. Bazıları ise belirli bölgelerde kan içtiklerini düşünüyor. Bu nedenle, cadı ve gulyabanilerin doğaüstü varlıkları ile diğer kültürlerdeki vampir inançları arasındaki benzerlikler hakkında bazı tartışmalar olmuştur. Tarihsel malzemeler ve halk edebiyatı çalışmalarında bu konuda pek çok bilgi vardır. Yakın zamana kadar cadılara ve gulyabanilere Türk kültürüne olan inanç benzersizdi.

Ancak popüler inanışlar nedeniyle daha sonra yerel kültürel özelliklerini kaybetmiş ve cin ve periler olarak adlandırılmıştır. Dolayısıyla zaman geçtikçe kan içmek, ölülerin dirilmesi gibi faktörler ortadan kalkmıştır.

Evliya Çelebi’nin hemen her konuda anlatacak bir hikâyesi var ve tabii ki “sihir”, “büyü” ve “cadılar” hakkında da bazı öyküleri var. Eserlerinde seyahatleri sırasında karşılaştığı pek çok egzotik olayı, muskaları, cadıları, büyü ve büyücü olaylarını ve gözlemlediği doğaüstü yaratıkları anlatır.

Yaşadığı olayları kendinden önceki muska ve efsanelerden hareketle anlatıyor. Aslında, birçok tarihçi onun en eski “vampir” öykülerinden birini anlattığı konusunda hemfikirdir, bu bakımdan klasik “vampir” öykülerinin temelinin Evliya Çelebi’ye dayandığı söylenebilir. Evliya Çelebi, Seyahatname’nin çeşitli yerlerinde “harikulade olaylar” olarak nitelendirdiği bu olayların birçok farklı anlatımını vermiştir.

Evliya Çelebi’nin anlatılarıyla, Osmanlı döneminde yaşanan cadı olayları

Çerkesler ile ilgili Seyahatnâme bölümünde Evliya Çelebi, “obur” adlı bir yaratıktan bahsetmiştir. Obur, öldükten sonra mezardan dirilen ve kan emen bir yaratıktır. Sözde “obur avcısı” denen insanlar bunların mezarlarını tanımlayabilir. Bulunan oburların göbek deliğine kazık saplayarak oburları buradan çıkarır ve yakarak yok ederler. Evliya Çelebi, Şevval ayının yirminci gecesi Abaza ve Çerkes bölgesi arasındaki Obur dağlık bölgesinde şahsen şahit olduğu bir olayı, eserinde hayretle anlatmaktadır.

Osmanlı döneminde doğaüstü yaratıklar olan cadı ve vampirler

Olay, yüzlerce Çerkes ve Abaza oburunun her taraflarından ateş saçarak gökyüzünde uçtuğu ve birbiriyle savaşmasıdır. Şafağa kadar süren savaşta sağır edici bir gürültü vardı. Havadan yere, direkler, küpler, tenekeler gibi eşyalar düşüyordu. Oburların savaşı ardından, insan ve at bacaklarının etrafa saçıldığı kanlı bir savaş alanı kalmıştı.

Evliya Çelebi, geçmişte bu tür şeylere duyduğu güvensizliği dile getirerek, Türklerde de ”obur”ların yerini tutan “karakoncolos” un varlığına işaret ederek konuyu bitiriyor. “Obur”, Evliya Çelebi’nin başka bir yerde söylediği gibi, ”câdû”dur.

Evliya Çelebi meydanlarda, paşa konaklarında, ziyafetlerde ve festivallerde (sihir, jonglörlük ve hokkabazlık gibi) şahit olduğu performansları anlatırken, “gösteri” – “performans” yönünü vurguluyor. Ancak Evliya Çelebi, kişisel deneyimlerine dayanarak 3 farklı cadı, sihir ve büyücü olayını anlatıyor.

Evliya Çelebi denilince aklımıza hep “damdan dama atlarken donan kedi” hikayesi geliyor. Ancak Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” sinde başka “süslü” olayların ne olduğu henüz bilinmiyor. Ülkemizde unutulan “Seyahatname”, Avrupalılar tarafından 1830’larda keşfedilmiştir. İlk olarak Alman tarihçi Hammer’in dikkatini çekti ve ün kazandı. Seçilen eserler İngilizce, Almanca, Yunanca ve Ermenice olarak yayınlandı. Evliya Çelebi ise kendi memleketinde sansürlendi. Tam bir baskısının tamamlanması 150 yıl sürdü. “Seyahatname” adlı bir eseri, 10 ciltlik ve 4.000 sayfalık çalışma olup, dünya tarihinin en ilginç malzemelerinden biridir.

Gökte çarpışan ”Oburlar”

Evliya Çelebi, 300’den fazla evin bulunduğu Hicri 1076 şevvalinde Hatukay Çerkesleri’nin topraklarındaki Pedsi köyünde cadıların savaşına tanık oldu. Karanlık bir gecede, şimşekler aniden kıyamet gibi patlamaya başladı. Gökyüzü Çerkes kadınlarının nakış yapabileceği kadar parlaktı.

Evliya Çelebi bu durumun harikalarını algılar ve çevresindeki Çerkeslere sorar. İçlerinden biri, bunun her yıl yaşanan Karakonkolos gecesi olduğunu, Abaza ve Çerkes oburlarının gökyüzüne uçup birbirleriyle savaştıklarını ve dışarı çıkıp korkmadan izlemesini önerir.

Evliya Çelebi’nin dışarı çıktığında 70-80 kişi vardı. Büyük ağaçlar, küpler, tekneler, paspaslara binan Abaza cadılarıyla, at ve sığır leşlerine binen, ellerinde yılan, at ve deve kafaları olan Çerkes cadılarının savaşa tutuştuğunu görür.

Altı saatlik savaş sırasında, sağır edici bir gürültü havayı kaplar. Havadan yere, keçe, sırık, küpler, tekneler, kapılar, tekerlekler ve son olarak da atlar, insanlar ve diğer hayvan parçaları yağar. 7 Abaza obur, 7 Çerkes oburuyla yere düşer Çerkes oburlar 2 Abaza oburun kanlarını emerek öldürür ve bedenlerini ateşe atarlar. Horoz ötüşüyle ​​biten savaştan sonra (cadılar) da ortadan kaybolur.

Evliya Çelebi, duyduğu bu tür hikayelerin “abartılı” olduğunu ancak ahaliyle birlikte görünce çok şaşırdığını yazar. Olaya şahit olan insanlar ise 40-50 yıldır bu kadar şiddetli bir “Karakoncolos” gecesi görmediklerini söyler.

Evliya Çelebi, insan kanı içen Karakoncolos gecelerinde bu topraklarda cadıların ortaya çıktığını yazdı. Halkın Evliya Çelebi’ye anlattığına göre, cadılar belli gecelerde musallat oldukları insanların kanını içip onları hasta ediyorlardı.

Eğer kanı içilenler kimsesizse hastalanarak ölür. Ailesi varsa, hastanın yakınları mezarları gezerek cadının çıktığı, toprağı eşilmiş mezarı ararlar. Mezarı bulup kazdıklarında adamın kanını içtiğinden gözleri kan çanağına dönmüş cadı teşhis edilir.

Bu durumda cadı hemen mezardan çıkarılır ve uzun bir böğürtlen kazığı cadının karnına çakılır. Hayattaki başka bir cadının ruhu da bu bedene girmesin diye ateşe verilir. Yapılan cadı avından sonra cadının sihri ortadan kalkar ve kanı emilen kişi kısa sürede iyileşebilir.

Dr. Stefanos Yerasimos, Evliya Çelebi’nin Kafkasya anlatımında egzotizmin izlerini arar

Yerasimos’a göre Kafkasya’nın kısa ömürlü Osmanlı yönetimi ve bölgeye ilgisizlikleri, burayı Osmanlı İmparatorluğu için egzotik bir iklim haline getirdi. Bu nedenle Yerasimos, Evliya Çelebi’nin “havada uçan deli cadılar”, “cesetlere saplanan kazıklar” ve “vampir hikayeleri” ile bu coğrafyayı önce çıkarmak için doğaüstü mit ve efsaneleri kullanmak istediğini düşünüyor.

Ancak Dr. Başak Öztürk Bitik, söz konusu eser Seyahatnâme olduğunda “egzotik” seçeneğine kolayca “evet” demenin imkansız olduğunu söyledi. Evliya Çelebi’nin ikinci cadı olayına kendi gözleriyle şahit olması, olayın Bulgaristan’ın Osmanlı İmparatorluğu’na pek de yabancı olmayan bir köyünde meydana geldiğini vurgulamaktadır.

Rumeli’nde aforoz edilen cadı

Evliya Çelebi, Bulgaristan’ın Rumeli Çalıkkavak köyünde bir “kefere”, evinde ateşin önünde dinleniyor. Kapıdan dağınık saçlı çirkin bir yaşlı kadın girdi. Tereddüt etmeden ateşin yanına oturdu ve küfretmeye başladı.

Evliya Çelebi önce dışarıdaki adamların kadını rahatsız edebileceğini düşündü ve bir soru sormak için adamı çağırdığında, aldığı cevap “hiçbir şey bilmiyoruz” oldu. Sonra, yedi kız ve erkek zavallı çocuk ateşin etrafında toplanarak Bulgarca konuşmaya başlarlar. Evliya Çelebi ise onlara baktı ve “ne garip temaşadır” diyerek izlemeye koyulur.

Gece yarısı gürültü Evliya Çelebi’yi uykudan fırlattı. Evliya Çelebi çirkin kadının kapıyı açtığını, ocağa eğildiğini ve ocaktan bir avuç külü aldığını gördü. Sonra küle bir şeyler okudu ve şöminenin yanındaki yedi çocuğun üzerine dağıttı. Hepsi birden civciv oldu ve “civ”, “civ”, “civ” demeye başladılar. Kalan külleri kendi başına döktüğü anda o da büyük bir tavuğa dönüştü ve sırayla dışarı çıktılar.

O anda, Evliya “Bre oğlan” diye bağırdığında, adamları hemen koştu ve burnunda kan gördüler. Evliya Çelebi ise onlara: “bu ne haldir bre, dışarı çıkın bakın hele bir gürültü kopuyor” der. Dışarı çıkan insanlar atlar arasında dolaşan tavukları görürler ve atlar birbirlerine saldırıp kendilerini helak ederler.

Köydeki Hristiyanlar durumu biliyordu

Biri hemen atları bağlamaya geldi. ”Bir baktık ki bir kefere, tavukların üzerine işemeye başladı. O an 8 tavuk insan oldu. Yeniden insan olan çirkin kadın ve 7 çocuğu döve döve kiliseye götürdüler. Hatunu papaza teslim ettiler ve papaz okuyup üfleyerek afaroz etti” yazıyor Çelebi eserinde.

Evliya Çelebi anlatısına şöyle devam eder; O gece sabaha kadar korkumdan ya da kanımın hareketinden burnumun kanı dinmedi. Ta vakit sabah olduğunda kandan kurtuldum. Sonra müezzin ve mataracının adamlarını çağırıp sordum -Vallahi akşam tavukların üzerine o Bulgar kefere işeyince tavuklar adam oldu. İsterseniz işeyen herifi getirelim.- dediler. Ben de ‘Canım, haydi getirin.’ dedim.

Gelen Bulgar gülerek; ‘Sultanım, o karı başka soydur, yılda bir kere kış geceleri öyle karakoncolos olurdu ama bu yıl tavuk oldu, kimseye zararı yoktur.’ deyip gitti.

İşte bu hakir mezkûr Çalıkkavak’ta böyle bir temaşaya şahadet edip aklım başımdan gide yazdı ve Çalıkkavak balkanı’nın hâl‑i ahvâl‑i pûr-melâli böyledir, Hudâ hıfz ide diyerek anlatıyı noktalar.

Kuban nehrinin büyücüsü

Evliya ve beraberindekiler, İstanbul Yolu üzerinde Azak Nehri’ne yönelmeli ve Kuban Nehri’ni geçmelidir. Kayık olmadığı için nehir kenarına ulaşmak ve çadır kurmak istediler ama çadır kazıkları donmuş toprağa bile giremedi.

Bu sırada korkunç rüzgar esmeye başladı. Çadırı havaya fırlattı, arabayı ters çevirdi, atlar öte beri koştu ve ortalık bir anda karıştı. Kırım gazileri eyvah sihre uğradık deyince Mehmed Paşa muavvizeteyn (Felak ve Nas) surelerini okumalarını emretti ve sonunda rüzgar dindi. Devamını Evliya Çelebi’nin anlatısından dinleyelim;

Ardından bir köse Kalmuk Tatarı çıka geldi ve Paşa’ya: “Paşa bana zararının dokunmayacağına yemin ver” dedi. Paşa da Kurân’a el vurup yemi etti. Bunun üzerine Kalmuk:

‘Sultanım, sizin başınıza rüzgârı, kızıl kıyameti koparan, bu kadar arabaları, çadırları yere vuran bendim ki marifetimi size izâr edeyim istedim. İmdi, eğer bu nehri aşmak niyetindeyseniz, bana bir at, bir kürk ve yüz kuruş verin. Yine kızıl kıyamet koparıp ve bu suyu dondurup, buz hâline koyayım. Cümleniz selametle karşıya geçip, maksadınıza nail olasız  dedi.

Bîçare Mehmet Paşa

‘Bre medet, öyle olsun hadi!’ deyip, Kalmuk’un istedikleri verdirtti. Kalmuk, atını alıp, bir tarafa bağladı ve orman içine doğru yürüdü.

Adamın ardından ormanın içine gizlice süzülen Evliya Çelebi, Kalmuk’un yaptıklarını gizlendiği yerden hayretle izliyordu. Kalmuk Tatarı bir ağacın dibinde def-i hacet edip kıçını yukarı çevirip kar üstünde taklalar atarak bir takım hareketler yaptı. Sonra ellerini yere koyup ayaklarını havaya kaldırıp, necasetini alnına sürerek bir müddet bu şekilde durdu.

Birden doğu, batı ve kuzey taraflarından kara bulutlar toplaşıp, gök gürlemesi ve şimşek ile bir büyük rüzgâr koptu. Kalmuk Büyücüsü, necasetinin etrafında üç dört defa dönüp, eliyle parçalar alıp havaya savurdukça yıldırımlar çakıp kıyametler kopar oldu.

Bu sırada askerler, Paşa’nın emriyle toplaşıp buz kesen nehirden karşıya geçmeye başlamışlardı. Fakat Dîvân efendisi ve mutaassıp birkaç zât ise sihir tesiriyle oluşan bu buzdan geçmeye reddetmişlerdi. Paşanın, geçmelerini emretmesiyle yine de Felak, Nas sureleri ve esmâü’l-hüsnâları okuyarak geçmeye koyuldular. Ancak okudukları dualar sihri bozduğundan buz delindi ve bir kısmı suya düşüp boğuldu.

Bu sırada hızla koşup gelen Kalmuk’lu büyücü ise sihrini bozdukları için başındaki kalpağını yere vurup feryat ü figan bağırarak Paşa’ya ve buz üstündekilere “Arapça” okumadan hızlı hızlı geçmelerini tembih etti.

Osmanlıda büyücülüğe yaklaşım

Osmanlı İmparatorluğu’na baktığımızdaysa, cadılık kavramına ilişkin neredeyse yok denecek kadar az kayda rastlanmakla beraber, büyücülükle uğraşanların şiddetlecezalandırılmak yerine daha çok sürgün edildiklerini görüyoruz. Örneğin, Hicrî 1276 tarihinde Sadaret’ten gelen bir emirle, Bağdat ve Mağribli Kürtler’den Dersaâdet’te üfürükçülük büyücülük, falcılık gibi gereksiz işlerle meşgul olanların memleketlerine gönderilmeleri buyruluyordu.

Aksaray’da sihirbazlık yaptığı anlaşılan Bağdatlı Abdülvahab isimli sahsın, usulü dairesinde Dersaadet’ten uzaklaştırılması öngörülüyordu. Yine İstanbul Uzunçarşı’da “Lohusa Hoca” adlı kadının, sihir ve büyücülükle halk ve aydınların saflığından istifade ederek zengin olmasına ilişkin söylentinin tahkikine yönelik Yıldız Sarayı’ndan kalma bir vesika da arşivlerde mevcuttur. Şüphesiz Loğusa Hoca da İstanbul dışına gönderilecekti.

Bir başka vesikada ise Nuruosmaniye’de üfürükçülük yaparak halkı dolandıran Cezayirli Hacı Mehmet hakkında kanuni işlem yapılması ve dolandırılanların hakkının alınması öngörülüyordu. Dâhiliye Nezareti Muhaberât ve Tensîkât Müdüriyeti belgeleri arasında yer alan tarihsiz diğer bir vesikada da, çeşitli şekillerde falcılık ve üfürükçülük yapan bazı şahıslar hakkında tahkikat açılmasını öngörmekteydi. Hacı Fehmi adlı şahıs, tutarsız ve dengesiz kelimelerle dolu arzuhallerinin nedenini kendisine büyü yapılmasına bağlıyor ve bu büyü sebebiyle zaman zaman aklının basında olmadığını itiraf ediyordu.