Yıkımın ve yaşamın birbirine karıştığı ülke Lübnan

Yıkımın ve yaşamın birbirine karıştığı bir ülke Lübnan
Yıkımın ve yaşamın birbirine karıştığı bir ülke Lübnan

Suriye ile İsrail arasında Akdeniz’in kıyısında, yıkımın ve yaşamın birbirine karıştığı bir ülke Lübnan. Bir zamanlar Orta doğunun Paris’i olarak anılan başkent Beyrut eski zamanlarından çok uzakta. İç savaşın izlerinin silinmeye çalıştığı Orta doğunun incisi bölgedeki her renge ev sahipliği yapıyor. Beyrut küllerinden doğan bir şehir, uzun zaman süren iç savaşın izlerini her ne kadar silmeye çalışsa da hala tam olarak başardığını söylemek güç. Bir yanda devasa gökdelenler ve plajlar öte yanda savaştan kalma metruk mahalleri olan bir başkenti var.

1950 ile 1970 yılları arası Ortadoğu’nun ekonomik ve kültürel merkeziydi Beyrut, kaderi 1967 Arap-İsrail savaşıyla değişti. Filistin Kurtuluş Örgütü, karargahını buraya taşıdı. 13 Nisan 1975’te, Filistinli mültecileri taşıyan bir otobüse, Hristiyan milisler tarafından saldırı düzenlenmesi sonucu 27 kişinin öldürülmesiyle, ülkede 15 yıl sürecek iç savaş patlak verdi. Soğuk savaş dönemine denk gelen Lübnan iç savaşını bölgesel ve küresel güçler desteklemiş, bugün Suriye’de yaşananların benzeri o gün Lübnan’da yaşanmıştı. Suriye ve İsrail taraflarının arkasında ağabeyleri ABD ve Rusya vardı. İç savaşın en kanlı sahnesi 16 Eylül 1982’de başlatılan ve 3 gün süren Sabra ve Şatilla Katliamında yaşandı. 20 bin Filistinli mültecinin yaşadığı bölgede İsrail desteğiyle Lübnan’lı sağcı Hristiyan milisler katliam yaptı ve 3 günlük sürede 3 binden fazla insan öldürüldü.

Başkent Müslümanların hakim olduğu batı ve Hristiyanların kontrol ettiği doğu olarak ikiye bölündü. İsrail’in Güney Lübnan’ı işgaliyle iç savaş farklı bir boyut kazandı. 1979’da Birleşmiş Milletler, Lübnan Barış Gücü UNIFIL‘i oluşturarak ülkeye sevk etti. İç savaş sona erdiğinde, geriye 150 binden fazla ölü ve yıkılmış bir ülke bıraktı.

Hariri Suikastı

2005 Yılında, Lübnan’ı birleştiren nadir isimlerden eski Başbakan Refik el-Hariri‘nin suikasta kurban gitmesi ülkenin kaderini bir daha değiştirdi. 1992 yılında Lübnan Başbakanı olan Hariri, 96 yılında Ulaştırma Bakanı oldu ve 2000 yılında Lübnan halkının desteğiyle ikinci kes Başbakanlık koltuğuna oturma imkanı elde etti. Suud yönetimi tarafından desteklenen Hariri, Başbakanlık döneminde ülkeyi yabancı sermayeye açarak kalkınma sürecinin hızlanmasına neden oldu. 14 Şubat 2005’te, Beyrut’taki St. George Oteli yakınlarındaki kavşakta bir tonluk TNT patlatılması sonucu aracı havaya uçurularak öldürüldü. Suikastın Suriye istihbaratı tarafından yapıldığı iddia edildi. O günlerde Hariri’nin seçimlerdeki en büyük vaadi Suriye kuvvetlerinin Lübnan’dan çıkartılmasıydı. Uluslararası Lübnan Özel Mahkemesi 30 Haziran 2011 yılında Hizbullah örgütü üyeleri hakkında Hariri suikastını düzenlemek suçundan tutuklama kararı verdi. Suikastın üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen yargılamalar devam ediyor. Bu suikastı Sedir Devrimi ve 2006 İsrail saldırıları izledi.

Hizbullah

Ülkenin bir diğer gücü de Hizbullah, Şii direnişinin sembolü. Askeri kanadı da olan bir siyasi parti. İç savaş sırasında Lübnan ordusu ve Hristiyanlarla çatışan Hizbullah’ın kuruluş hedefi 1982’de Güney Lübnan’ı işgal eden İsrail’di. 1992 yılında Hasan Nasrallah‘ın örgütün başına geçmesiyle en parlak dönemini yaşadı. Özellikle örgütün kurduğu okul, hastane ve televizyon gibi sistemleri hala günümüzde Lübnan Devleti‘nin yaptığı muadillerinin çok önünde. Lübnan’da yeniden iç savaşın çıkmasının önündeki en büyük güç Hizbullah Partisi ve örgütü, bunun nedeni ise ülkede onların karşısında durabilecek hiçbir gücün olmaması.

İran İslam Devrimi zafere ulaştığında İmam Humeyni, devrimin ihracı ilkesini ilan etti. Bu ilke İslam Devrimini bütün bölgeye yaymayı hedefliyor. Bu yüzden projenin tüm Orta doğuya genişletilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla o dönem İran projesini destekleyen müttefiklere veya gruplara ihtiyaç duyuyordu. İran’ın bu projesinin en önemli yönü her ülkedeki toplumsal gruplardan müttefik bulmaktı. Yemen’de Husiler, Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas gibi gruplar İran’ın amacına uygun olarak güçlendirildi. Hizbullah’ın diğer gruplardan farkı Lübnan’da siyasi ve askeri otorite oluşturmasıydı. Lübnan’ın doğası açısından düşündüğümüzde 1980’lerde ve iç savaş yıllarında Lübnan dış müdahalelere açıktı. İran’da bu durumu kullandı. Lübnan’da bir devlet yapısının olmaması, devlet müessesesi ve ordu gibi kurumların zayıf olması, İran’a Suriye rejimiyle birlikte Hizbullah’ı güçlendirme şansı tanıdı. Hizbullah, İran’ın Orta doğu projesinin temel taşıdır. İran‘ın para ve silah yardımında bulunduğu örgüt, 2000 Mayıs ayında İsrail’in çekilmesiyle gücünü daha da arttırdı.

Gizemi çözülemeyen 17 gün

2016 yılından 2020 yılına kadar, hükumetin başında Refik el-Hariri’nin oğlu Saad Hariri vardı. Babasının suikastından sonra aktif siyasetin içine girip babasının kurduğu partinin başına geçti. Özellikle Suudlarla iş ve siyasi ilişkilerine devam etti. 2016 yılında Başbakan olan Saad Hariri, 2017 yılında Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın bir av partisi için Suudi Arabistan’a davet edildi ve iddialara göre havaalanında gözaltına alındı. 17 gün boyunca Suudlar tarafından rehin tutuldu. Ne olduğu, neler yaşadığı hala bilinmiyor. Tek bilindiği o günlerde Başbakanlıktan istifa ettiği, 17 gün sonra Lübnan’a döndüğünde bu istifayı geriye aldı. Orta doğu siyaset tarihinin en karanlık 17 gününde ne yaşadığını ise kimseye anlatmıyor. 2019 yılında, hükumetin internet erişimine vergi getirmek istemesi ve haberleşme uygulaması WhatsApp’tan vergi alınacağını açıklaması üzerine kitlesel eylemler yapıldı. Bunun üzerine Hariri, istifa kararı alarak siyasetten çekildi.

Mülteci Sorunu

Türkiye’den sonra bölgede en fazla mülteci olan ülkelerin başında olan Lübnan’da 1 milyona yakın Suriyeli, 400 bin de Filistinli yaşıyor. Kamp olarak çadırlardan oluşan bir yer düşünmeyin. Bazıları gecekondu bazıları ise 2 veya 3 katlı binalardan oluşan büyük mahallelere kamp deniliyor. Bu alanlar 1948’de Arap-İsrail savaşları sonucu Filistinliler tarafından kurulmuş. Kampın sokaklarındaki duvarları Filistinlilere ait resimler süslüyor. Canlarını kurtarmış olsalar da özellikle Filistinliler ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. Sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor ve vatandaş olamıyorlar. Filistin’de özgürlük mücadelesi veren örgütler ise onları çoktan unutmuş ve hiçbir destekleri yok.

Kültürleri bir araya getiren ülke Lübnan

Lübnan hem etnik hem de dini açıdan çok karmaşık bir yapıya sahip. Ülkede Araplar, Ermeniler ve Rumlar bir topluluğun diğerinden fazla çıkması ihtimaline karşı, Lübnan’da 1948 yılından beri nüfus sayımı yaptırmıyor. Bu sürecin altında yatan en temel sebep, siyasi gücün mezhep dengesine dayandığı ve dengelerin değişebilme ihtimali. Etnik dağılıma bakıldığında yüzde 95 Arap, yüzde 4 Ermeni, yüzde 1’i diğerleri olarak anılıyor. Dini dağılıma baktığımızda ise yüzde 59 Müslüman, yüzde 39 Hristiyan, yüzde 1,5 ise Yahudilerden oluşuyor. Ancak Lübnan için asıl önemli olan mezhepler. Yüzde 32 Şii, yüzde 23 Maruni, yüzde 20 Sünni, yüzde 5’i Dürzi ve diğerlerinden oluşuyor. Lübnan’ın modern ve kadim tarihine baktığımızda, bu farklı gruplar arasında sürekli savaş olduğunu görüyoruz. Her zaman ne galip ne de mağlubu olmayan savaşlar.

Lübnan mimarisi de bu çok kültürlülükten etkilenmiş durumda. Aynı noktada Müslümanlara ait bir cami ile Hristiyanlara ait bir kilise yan yana durabiliyor. Lübnan’ın bu çok çeşitli nüfusu içerisinde yaklaşık 50 bine yakın da Türk yaşıyor. Lübnan’ın ekonomisinin güçlü olduğu zamanlarda, özellikle Mardin bölgesinden göç eden Türkler yıllar geçtikçe kültürün bir parçası olmaya başlamışlar.